Tüm Eğitim ve Danışmanlık hizmetlerimiz dost ve müttefik ülkelerin Silahlı Kuvvetleri ve Polis Teşkilatlarına mahsustur.

Eğitimlerimize bireysel katılım mümkün değildir!

 

Sinsi Bombalarda Türkiye Düşmanını Arıyor (27 Aralık 2003)

BÜYÜK GÜÇLERİN ULUSLARARASI POLİTİKALARI

TERÖRLE VARMAK İSTEDİKLERİ HEDEFLER

VE

SİNSİ BOMBALARDA TÜRKİYE DÜŞMANINI ARIYOR

 

Ülkemiz, 20 yılı aşkın bir aradan sonra, 15 Kasım 2003 tarihinde Beyoğlu'ndaki NEVE ŞALOM ve Şişli'deki BETHYAOKOV sinagoglarının önünde; 20 Kasım 2003 tarihinde de İstiklal Caddesindeki İngiliz Başkonsolosluğunun önü ile 4. Levent'teki HSBC Bank Genel Müdürlük binası önünde , tahrip gücü yüksek patlayıcıların hareket halindeki araçlar içinde infilâk ettirilmesi ile, Şehirlerimizde terör harekâtının yeniden başlatıldığı sinyalini veren SABOTAJLARLA sarsıldı. 58 vatandaşımızın ölümüne, 500'den fazla vatandaşımızın yaralanmasına, ayrıca da çevrede büyük maddi hasara sebep olan patlamalar, ülkemizde ve dünyada büyük yankılar uyandırdı ve farklı yorumlara sebep oldu. (26 Aralık 2003 tarihinde İstanbul Valisi Muammer Güler tarafından yapılan açıklama:'' Yürütülen soruşturmalar, alınan ifadeler,yapılan sorgulamalara göre bu saldırılar, El Kaide'nin Türkiye'de yapılanmaya çalışan unsurlarınca gerçekleştirilmiştir. Yakalanan şahısların yapılan soruşturmasında daha önceden deşifre edilen herhangi bir dini motifli örgütle irtibatları tespit edilememekle beraber, hiç bir şahıs hakkında da arşivlere intikal eden bir bilgiye rastlanılmamıştır. Bu örgütün İstanbul'daki faaliyetlerinin çökertildiği rahatlıkla söylenebilir.'' -26 Aralık 2003 tarihli gazeteler-)

Yaygın olan haber ve yorumlarla; Patlamalarda, bomba yüklü araçlarla beraber parçalanan cesetlerin tespit edilen kimlikleri (Gökhan Elaltuntaş, Mesut Çabuk, Feridun Uğurlu, İlyas Kuncak) ve bombalama olaylarının kilit ismi olarak açıklanıp da, daha sonra yapılan operasyonlarda ele geçirilen (Yusuf Polat, Fevzi Yitiz, Adnan Ersöz, Habib Aktaş, Azad Ekinci, Gürcan Baş, Osman Eken, Mehmet Kuş, Harun İlhan) şahısların, İran, Afganistan ve Suriye ile ilişkileri ön plana çıkarılarak ve bu şahısların İslâmi duyarlıklarından hareket edilerek, Sabotajların El Kaide ve bu örgütün Türkiye'deki uzantısı Terör Örgütü tarafından planlanıp icra edildiği kanaati yerleştirilmeye ve Uluslararası Terörün Müslümanlar tarafından organize edildiği kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. (Yardım ve yataklık edenlerle birlikte tutuklanan zanlı sayısı, 26 Aralık 2003 tarihi itibariyle 35 kişi olduğu açıklanmıştır.) 

Militanlardan hareket ederek, terör örgütünü ortaya çıkarmak ve terörün arkasındaki güce ulaşmak mümkündür. Ancak, yalnızca militanların kimlerindeki ortak özelliğe istinaden İslâmî terör damgasını vurmak, terörün arkasındaki İRADEYİ gözden kaçırmamıza sebep olur. Önemli olan, eylemlerde kullanılan militanlar değil, arkasındaki İRADE ' dir. Aksi takdirde Hiroşima’ya atılan atom bombasından, ABD 'yi değil de bombayı taşıyan uçağın uçuş ekibini veya ilk nükleer reaktörün yapımını sağlayan fizikçileri sorumlu tutmak gerekir. Aynı yaklaşımla hareket edersek, Irak'ta sivil halkın üzerine yağdırılan bombalardan yine ABD'yi değil de ağır bombardıman uçaklarını kullanan pilotları sorumlu tutmamız gerekir. Yine Türkiye'deki ABD üslerinden kalkan uçaklarla bombalanan komşu ülkelerin, bombalamanın arkasındaki irade olarak ABD'yi değil de Türkiye'yi görmesi yanlıştır. Düzenli savaşlarda, vasıtaları bir yana bırakıp sorumluluğu, nasıl bunun arkasındaki güce, yani eylemi murat eden İRADE'ye yüklüyor isek, Gayri Nizami (örtülü) Harekâtta da benzer analiz yapmayı bilmemiz gerekmektedir. 

Gerçek ve sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için; İstanbul'daki bombalama olaylarının da asgarî şu üç soruyu cevaplayacak şekilde tahlil edilmesine ihtiyaç vardır. Birinci soru, Türkiye neden böyle bir bombalama olayına hedef oldu. İkinci soru, bu türden bir eylemi gerçekleştirme imkân ve kabiliyetine kimler sahiptir. Üçüncü soru da, Bu eylemlerden kimler yararlanmıştır.

 

BOMBALAR NEDEN TÜRKİYEYİ HEDEF ALDI : 

Türkiye son yıllarda, dış politika alanında tarihinin en önemli iki gelişimini yaşıyor. Birisi Avrupa Birliğine girme hazırlıkları, diğeri de ABD'nin Irak'ı istilâsı ve işgal girişimidir. Bu iki olay ile ilgili olarak Türkiye'nin pek çok politik tercihleri olmuştur. 15 ve 20 Kasım tarihlerinde İstanbul'da meydana gelen ve büyük zararlara yol açan patlamalar, Türkiye'ye karşı DÜŞMANCA hareketlerdir. Bu olayların arkasındaki İRADE ile TÜRKİYE arasında bir husumetin oluşması gerekmektedir. Acaba, Türkiye'nin düşmanlık celbeden dış politik tercihleri nelerdi? 

Özellikle 03 Kasım 2002 seçimlerinden sonra, Türkiye, Avrupa Birliğine dahil olabilmek için, önemli adımlar attı. Arka arkaya uyum yasalarını TBMM'den geçirerek, kendi rızası ile Avrupa kriterlerini ülkede hakim kılmak için, elinden gelen gayreti sarf etti. Bir noktada KIBRIS da dahil olmak üzere (çözümsüzlüğü çözüm görmeyerek) AB iradesinin taleplerini eksiksiz yerine getirme gayreti içinde bulunduğundan, bu süreç içerisinde AB ile arasında bir husumetin oluştuğunu düşünmek doğru olmaz. 

ABD, Irak'a planladığı askerî harekâtta Türkiye topraklarını kullanmayı düşünmüştü. İstilâ plânını ''Türkiye'nin topraklarını ABD'ye kullandıracağı '' faraziyesine göre inşa etmişti. Bunun için çok gayret sarf etti. Kasım 2002'den harekâtın başladığı 20 Mart 2003 tarihine kadar, Türkiye'yi ikna etmek için çok uğraş verdi. Üst düzey yöneticilerini defalarca Türkiye'ye gönderdi. Yoğun pazarlıklar yapıldı. ABD hava unsurlarının konuşlanma ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde Hava alanlarında, denizden taşınan birliklerinin çıkışını ve kullanılacakları bölgelere naklini kolaylaştırmak için bir kısım limanlarda iyileştirme ve genişletme faaliyetleri başlatıldı. Denizden ve havadan taşınan birliklerinin konaklayacağı , ayrıca lojistik ihtiyaçların karşılanmasında kullanılacak kara ÜSLERİ tesis edildi. ABD'ye bu imkânları sağlayan hükümet tezkeresi 06 Şubat 2003 tarihinde TBMM'de kabul gördü. Bütün hazırlıklar ve yığınaklanma Türkiye topraklarının kullanılacağı esasına göre yapılmış iken; ''TSK'nin yurt dışına gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye Topraklarını kullandırılması'' ile ilgili tezkere, TBMM'nin 01 Mart 2003 tarihli oturumunda sürpriz bir şekilde reddedildi. ABD kararla şok oldu. Türkiye-ABD ilişkileri soğuk bir döneme girdi. 

04 temmuz 2003 tarihinde, Irak'ın Süleymaniye kentinde, orada anlaşmalarla bulunan, Türk Özel Timinin bürosunu basan 100 kadar ABD Askeri, 3'ü subay, 8'i astsubay olmak üzere 11 Türk Askerini gözaltına aldı ve sorguladı. Diplomatik girişimler sonucu, Özel Tim personeli serbest bırakılmakla beraber, olay Türkiye ABD arasında güven bunalımına sebep oldu. 

Haziran 2003 tarihinden itibaren, Irak'ta işgal kuvvetlerine karşı, şiddeti her geçen gün biraz daha artan, teşkilâtlı mukavemet harekâtı başladı. Ağustos ayına gelindiğinde, ABD Türkiye'ye sıcak mesajlar göndermeye başladı. Irak'taki istikrar harekâtı için Türkiye'den kuvvet talep edildi. Eylül ayı, gönderilecek askeri birliğin gücü, görev yeri, emir komuta bağlantıları ve Türkiye'nin Irak'ın yeniden şekillenmesindeki rölü konularındaki müzakerelerle geçti. 07 Ekim 2003 tarihinde Hükümet TBMM'den bir yıl süreyle yurt dışına asker gönderme yetkisi aldı. Heyetler arasındaki görüşmelerin seyrinden ve ileri sürülen şartlardan, Türkiye'nin Irak'a asker göndermeye istekli olmadığını anlamış olacak ki, ABD, Türk Askeri talebinden vazgeçti. 

Türkiye, yukarıdaki üç olay dışında başka bir ülkeyle, toplumla veya örgütle ; bu ülke, toplum veya örgütün düşmanlığını celbedecek, bir dış politik girişim sergilememiştir. Son bir yılda, husumet doğuracak en önemli gelişmeler ABD ile Türkiye arasında yaşanmıştır. Dolayısıyla Türkiye'nin zarar görmesini isteyebilecek Ülkeler arasında ABD'yi birinci sırada saymamız gerekmektedir. 

15-20 KASIM SABOTAJLARINI YAPMA İMKÂNI VE KABİLİYETİ KİMDE VAR?

 

Örtülü hareketlerin hepsini terörizm ve eylemcileri de terörist olarak isimlendirmek doğru değildir.

Meşru devletler yurt savunmalarını planlarken ; düzenli ordularının başarısızlığa uğraması sonucunda, ülkeleri yabancı güçler tarafından işgal edilirse, işgalci ve işbirlikçileri , yurtlarından çıkarılıncaya kadar, Milletlerini barıştan itibaren, mümkün olmamışsa savaş sırasında , Gayri Nizamî yöntemlerle, mukavemet etmeleri için organize ederler. Bu tür mukavemet harekâtına terörizm demek, Mazlum Milletleri, en etkili savunma silahlarından mahrum etmek anlamını taşır. Bu gün Filistin, Çeçenistan, Afganistan ve Irak teşkilâtlı gayri nizamî kuvvetleri ile, işgalci güçler ve bunların işbirlikçilerine karşı, KURTULUŞ SAVAŞI vermektedir. Cenevre sözleşmeleri bu tür mücadeleyi, savaş hukuku içinde meşru görmektedir. Üzerlerinde belirli alâmetler bulunması halinde ele geçen mukavemetçilere savaş esiri muamelesi yapılmasına amirdir.

TERÖRİZM ise, Meşru bir devleti ve onun kurulu düzenini zayıflatmak, istikrarsız hale sokmak, karışıklık meydana getirmek veya yıkmak maksatlarıyla girişilen silahlı şiddet eylemleri olarak tanımlanabilir.

Geçmişte ve günümüzde , TERÖRİZM , Uluslararası güç odakları tarafından, kendi iradelerini hedef ülkelere kabul ettirmek için en ekonomik ve sinsi bir yöntem olarak yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

ABD, İngiltere ve İsrail TERÖR ve ANTİTERÖR konusunda tecrübe, teknoloji, etkili uygulama ve hedef ülkelerde diğer güç unsurları ve politikalarla beraber sonuç alma bakımından, özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, dünyada rakipsiz sayılabilecek derecede birikime sahip ülkelerdir.

ABD, egemenliğini sınırları dışına ve hatta Amerika Kıtası ötesine yaymak için, önce misyonerler göndererek, temiz suya mürekkep damlatılmış gibi, hedef toplumların kültürlerini bulandırmış; uygun ortamlardan istifade ederek bu ülkelerde misyoner okulları açmış, bu okullarda, kültürel köklerinden kopartılmış devşirilmiş yerli beyinler yetiştirilmiş, ABD'ye müzahir unsurlar olarak bu ülkelerin yönetim kadrolarına getirilmiş; ülkeler borçlandırılarak ekonomik ve savunma dahil her bakımından ABD'ye bağımlı hale getirilmiş; ikili veya çoklu ittifaklarla, askeri üs ve tesisler de alınarak bağımlılık pekiştirilmiş; soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidi bağımlılığın sürdürülmesi için etkili bir şekilde kullanılmış; legal temsilcilikler vasıtasıyla dünya üzerinde ve özellikle hedef ülkelerde , üstün teknolojiyi de kullanan istihbarat ağı oluşturulmuş; bu ülkelerde demografik yapının özelliğine uygun etnik gruplar sinsi şekilde teşkilandırılarak ve teşvik edilerek , meşru hükümetler ve rejimlere karşı istikrar bozucu eylemler organize edilmiş; aynı ülkede hem meşru hükümet ve hem de TERÖRİZM atbaşı desteklenerek, her ikisinin de kontrolden çıkması engellenmiş; biri gücünü arttırınca diğeri, diğeri gücünü arttırınca öbürü daha çok desteklenmiş ; kontrol edilemez hale gelince meşru iktidarların, desteklenen muhalif güçler tarafından devrilmesi sağlanarak ülkenin kontrolü tekrar ele geçirilmiş; bu tür işbirliği yapıp iş başına gelenler de bağımsızlık hevesine kapılırlarsa, bahaneler yaratılarak, düzenli askerî harekât ile ülkeler işgal edilmiştir. Bu senaryo içinde medya ve her türlü propaganda vasıtasından yararlanılarak PSİKOLOJİK HARP ve HAREKÂTI çok etkili bir şekilde kullanılmıştır.

11 Eylül 2001 tarihinden itibaren ULUSLARASI TERÖR tehdidi Soğuk Savaş dönemindeki Sovyet tehdidinin yerine ikâme edilmiştir. Usame Bin Laden ve El Kaide, bilinçli olarak efsane haline getirilmiştir. Artık bundan sonra, Dünyanın her tarafındaki ABD-İSRAİL Terör Üstlerinden , El Kaide patentli terör eylemleri, hedef ülkelerin kendi potansiyel tehdit unsurları kullanılarak, ihraç edilebilecektir. 

21 nci yy.'ın başına geldiğimizde ABD, gücünün doruk noktasına ulaştığına ve rakipsiz olarak dünyayı tek başına yönetme hakkının kendinde olduğuna karar vererek, ''YENİ DÜNYA DÜZENİ'' konseptini ortaya atmıştır. Buna göre Dünya tek merkezden ve ABD tarafından yönetilecektir. Ülkeler ya ABD ile beraberdir ya da ona karşıdır.

ABD; sayısız Deniz, Hava ve Kara üs ve tesisleri ile; Denizaşırı ve kıtalararası hedeflere karşı kullanılmak üzere organize edilmiş Silahlı Kuvvetleri ile; kara, deniz ve havadan atılabilen kıtalararası menzile sahip klasik ve nükleer başlıklı füzeleri ile;sahip olduğu ekonomik, teknolojik ve politik üstünlüğü ile; kontrolündeki dev medya kuruluşları ile elde ettiği Psikolojik Harp imkân ve kabiliyeti ile; ulaştığı dünya hakimiyetini devamlı hale getirmek ve orta vadede kendisine rakip olabilecek, Avrupa Birliği, Rusya ve Çin gibi, ülkeler bu imkâna ulaşmadan; Dünya adasına hakimiyet için sahip olduğu değerler ve coğrafi mevkii itibariyle bir kilit konumunda bulunan ORTADOĞUYU tam kontrol altına almak için, AFGANİSTAN ve IRAK’I işgal etmiştir. Bu işgallerin bahanesi olarak 11 Eylül 2001 kullanılmıştır.

İSRAİL, bilinen tarihi emelleri nedeniyle ve çözemediği Filistin sorununun halli için ABD'yi , bu işgaller için teşvik etmiş ve işbirliği yapmıştır. Bir eski İSRAİL Dışişleri bakanı , Ortadoğu’yu ve bu bölge üzerindeki İsrail emellerini şöyle dile getiriyor: '' Ortadoğu’da, Kutsal Topraklar, Petrollü Topraklar ve Sulu Topraklar vardır. Üçüne hakim olan ORTADOĞUYA hakim olur.'' Bu söylemle, bugün gelinen durumu birlikte değerlendirirsek, Müslümanlar için vehamet daha iyi anlaşılabil.

TERÖRÜN, Dünyanın dört bir köşesinde etkili bir vasıta olarak kullanılabilmesi için , ABD-İSRAİL desteğinden daha etkin destek düşünmek mümkün değildir. Hele, hiç bir teknolojik vasıtaya sahip olmayan Usame Bin Laden ve onun El Kaide'si ile gerçekleştirildiğine inanmak için dünyadan habersiz olmak gerekir.

 

15-20 KASIM BOMBALAMALARINDAN KİMLER YARARLANDI ?

 

İstanbul'daki patlamalar :ABD Askerlerinin Irak'ta , İsrail Askerlerinin Filistin'de giriştikleri sindirme harekâtında, sivil halk üzerindeki ahlâk ve insanlık dışı uygulamalara karşı tepkilerin, Dünya ve Kendi Kamu Oylarında bunaltıcı bir şekilde yükseldiği; İngiltere'de yapılacak Bush - Blair buluşmasına , İngiliz Muhalif çevreleri tarafından yapılacak protesto ve tepkinin hazırlıklarının, haber bültenlerinin birinci sırasını almaya başladığı; İsrail Başbakanının İtalya'yı, Irak Geçici Konsey Dönem Başkanının Türkiye'yi, Türkiye Genelkurmay İkinci Başkanının ABD'yi ziyaret edecekleri tarihe rastlamıştır.

İsrail 50 seneyi aşkın süredir, dünyanın en modern silahları ile, hiç bir teknolojik vasıtaya sahip olmayan Filistin halkı ile, inançlarından gelen mukavemet etme azimlerinden dolayı, baş edememiştir.

Aynı akıbet Irak'ta ABD'nin başına da gelmiştir. Düzenli ordular ve özellikle sahip oldukları harp silah-araç ve gereçleri açısından rakip tanımayan ve bir ülkeyi 4-6 haftada istila edebilen ABD, etkili mukavemet karşısında, aylar geçtiği halde işgali gerçekleştirememiştir.

O halde halen ve müteakip safhalar için HEDEF, ülkelerin ferde dayalı savunma reflekslerinin yok edilmesi ve işgal altındaki ülkelerin tecrit edilerek komşu ülkelerden destek almalarının engellenmesidir. Ayrıca Uluslararası terör gündemde tutularak, işgal altındaki istikrar harekâtının , hiç bir kayıt ve şarta tabi olmadan, Kızılderili soykırımı gibi, Hiroşima ve Nagazaki gibi, insanlık ve ahlak dışı yöntemlerle yürütülmesini sağlamaktır.

ABD-İSRAİL ikilisinin yukarıdaki açmazı ve İstanbul’daki patlamalardan sonraki propaganda atağı da dikkate alındığında, bu patlamalardan en fazla kimin yararlandığı hususu anlaşılacak ve Terörün arkasındaki İRADE’NİN tespiti daha da kolaylaşacaktır. Çünkü her terör olayından azamî istifade için mutlaka propaganda ile desteklenmesi gerekmektedir.

 

PATLAMALAR KİMLERE NE SAĞLADI:

1. ABD'yi Irak harekâtında aktif olarak desteklemediği için TÜRKİYE cezalandırıldı.

2. Türkiye, ABD-İngiltere-İsrail üçlüsüne daha fazla yaklaşmaya ve ABD ile teröre karşı işbirliği yapmaya mecbur kaldı.

3. Müslüman halkın ferdi savunma reflekslerinin zayıflatılması ve Türkiye'den , kontrol dışı da olsa Irak'a ulaşabilecek ferdi mukavemet desteğinin azaltılmasına yarayacak, bilinçli bilinçsiz yayın ve yorumlar uzun süre gündemde kaldı.

4.ABD'nin Irak'taki , İsrail'in Filistin'deki istikrar harekâtı, uzunca bir süre gündemin geri sıralarına itildi. Dünya kamu oyu baskısı azaltıldı.

5. Milli Kurtuluş mücadeleleri de dünya kamu oyuna , bilinçli bilinçsiz medya tarafından terörmüş gibi empoze edildi. Bu milletlere duyulan sempati gölgelendi.

6. Kurtuluş hareketlerinin ihtiyaç duyduğu dış desteğin engellenmesi için psikolojik ortam oluşturuldu.

7. Bush-Blair görüşmesinin daha ılımlı ortamda yapılmasına ve bu liderlerin kendi kamuoylarında destek kazanmalarına imkan sağladı.

8. İsrail dışındaki Yahudilerin, Filistin’de olup bitenlerden dolayı yaşadıkları ülke insanlarından gördükleri tepkilerden dolayı belirtmeye başladıkları memnuniyetsizliğe karşı; İsrail Başbakanının ağzından '' İsrail dışında da olsanız, hedef olmaktan kurtulamazsınız, bu nedenle İsrail'de toplanın ve İsrail'e aktif destek verin '' çağrısını yapma imkânını İSRAİL’E sağladı.

9. Gerek kendi ülkelerinde ve gerekse batı ülkelerinde Müslümanlara karşı fırsat hareketleri icra etme imkanını karşı yönetimlere kazandırdı.

10. ABD ve Türk Genelkurmayları arasında, Teröre Karşı Askeri İşbirliği görüşmeleri ve anlaşmaları, İstanbul'daki patlamaların yarattığı hava ortamında yapıldı.

El Kaide ve Müslüman Milletlere zarardan başka bir şey getirmedi.

 

SONUÇ :

 

Hedefleri, zamanı ve yapılış şekli ile birlikte, nedeni, imkân ve kabiliyetler, olay sonrası propaganda faaliyetleri ve olaydan yarar sağlayan devletler düşünüldüğünde, 15-20 Kasım patlamalarının arkasındaki İRADENİN ABD-İSRAİL-İNGİLTERE gizli servislerinin olma ihtimali diğer bütün ihtimallerden daha çok mümkündür.

15 Kasımdaki patlamadan sonra, ABD Başkanı ve Dışişleri Bakanı , Başbakan ve Dışişleri Bakanımıza üzüntülerini bildirmiş, İsrail Dışişleri Bakanı ve Meclis Başkanı Ülkemizi ve patlama alanlarını ziyaret etmişlerdir. 20 Kasım patlamalarından sonra da İngiliz ve Alman Dışişleri Bakanları Türkiye'yi ziyaret ederek Uluslararası Teröre karşı dayanışma mesajları vermişlerdir. Bundan sonra, garip bir şekilde UEFA iki Türk Takımının Avrupalı iki takımla, Türkiye'de yapılması gereken iki maçını ''Türkiye'nin terör tehdidin altında olduğu'' gerekçe gösterilerek, Türkiye dışında yapılmasına karar vermiş; aynı gerekçe ile Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu üyelerini Türkiye’deki toplantılara katılmamaları için uyarmış; İngiliz basını, kendi istihbarat servislerine dayanarak, Türkiye'yi turizm için riskli bölge ilân etmiştir. Başbakanımızın, teröristlerin tespit edilen kimliklerinden, İslâmî duyarlığı olan kişiler olduğunun anlaşıldığı ve El Kaide bağlantısı tespit edildiği anlamında, açıklama yapmasından sonra, garip bir şekilde Avrupa'da Türkiye'ye konulan ''Terör Tehdidi '' ile ilgili rezerv kaldırılmıştır.

Patlamaların şoku ile sarsılan ülkemizde; bir kısım haber ve yorumlarda teröre İslâmî kılıf geçirilerek,terörün arkasındaki iradeye destek verilmiş; diğer bir kısım haber ve İslâmî kanunlarda otorite sayılan zevatın yorumlarıyla da '' İslâm'ın barışçı yönüne'' aşırı vurgu yapılarak, Mazlum Müslüman Milletlerin, en etkili ve son silâhı olan ''düşman işgaline ve zulme karşı direnme ve ferdi mukavemet'' refleks ve duyarlılıklarının aşınmasına sebep olunarak, dolaylı olarak, terörün arkasındaki iradenin isteği istikametinde hareket edilmiştir.

Halbuki Ülkemiz, ABD'nin Irak'ı işgaline destek vermeyerek bazı merkezlerin düşmanlığını kazanacağının ve bunun karşılığında da bir kısım açık veya sinsi saldırılara hedef olarak, bedel ödeyeceğinin bilincindeydi. Bedel ödemeyi göze alarak, Irak'ın işgaline ve asker göndermeye hayır dedi. Ülkemiz,kendisine yönelik olarak, soğuk savaşın bütün ekonomik, politik, sosyo-kültürel, psikolojik ve örtülü savaş unsurlarının devreye sokulduğu bir dönemden geçiyor. Ne açıdır ki, tehditler dost ve müttefiklerden geliyor. Bu dış tehditlere karşı bilinçlenmemiz ve daha şuurlu olmamız gerekir. Kutsal değerlerimizi korumak için kendimizi fedaya hazır olacak inanç ve ruh yapısını kazanamazsak, millet olarak topyekün savunma organizasyonuna ve şuuruna sahip olamazsak, ferdî mukavemet reflekslerimizi tehditlere karşı duyarlı hale getiremezsek, Millet ve Devlet olarak varlığımızı devam ettirmekte zorluk çekeriz. Değerli din adamlarımız, lütfen bize dinimizin barışçı emirlerinden çok, kutsallarımızı korumamız için yapmamız gereken görevlerimizi hatırlatınız.Çünkü kendimizi savaş içinde hissetmemiz gerektiği zamanın geldiğine inanıyorum.

Keşke, terörün arkasındaki İrade'ye, ''Milletimiz doğru bildiği ve Hak yolunda ilerlemek için her bedeli göze almaya hazırdır'' diye haykırabilseydik.

Dostumuzu düşmanımızı iyi tanımamız, dosta dost, düşmana düşman gibi davranmamız için daha akıllı olmamız gerektiği kanaatindeyim. Milletimizin savunma reflekslerini zayıflatıcı değil, kuvvetlendirici faaliyetleri arttırarak, planlı ve programlı bir şekilde yürürlüğe koyma zamanını geçirmemeliyiz. Barıştan çok savaşa yakın olduğumuzun bilincinde olmalıyız. İç barışı kökleştirecek ve komşu ülkelerle kardeşçe-barış içinde yaşayacak adımları gecikmeden atmalıyız. İyi niyetle, işgal altındaki zulüm gören Müslüman milletlere yardım etmek için yanlış adreslere koşup da kendisine de milletimize de zarar veren duyarlı vatandaşlarımızın duygularını müspet istikamete sevk edecek gayretler içerisinde olmalıyız. Benzer olaylar için Milli İstihbarat Teşkilâtımızın bağımsız çalışmasına özen göstermeliyiz. 27 Aralık 2003

AdnanTanrıverdi

E.Tuğgeneral